Sevgili Müneccim,
Nasıl birisin, ne yer ne içersin bilmiyorum. Ya da seni farklı kılan şeyin ne olduğunu.
Nerede yaşadığını, neleri sevdiğini ya da neleri görünce yüzünü buruşturduğunu... Hiçbirini bilmiyorum.
Eskiden varlığına öylesine inanırdım ki. Anlatmayı sevmem zaten anlatırsam herkes bilirdi.
Hem herkes bilirse şayet seni farklı kılan ne olacaktı ki? Nasıl sen olduğunu anlayacaktım?
Senin reddettiğin şeylerin sahiliklerini ben sezinleyemezsem... Daha sen anlatmaya başlamadan ben konunun sonunu kavrayamazsam... Araya başkaca insanlar, başkaca ayrıntılar girmeden yalnızca seni anlayamazsam...
Ne anlamı kalacaktı ki, değil mi?
Bu sana elveda mektubum. Biraz geç oldu farkındayım ama inandığım şeyler uğruna çaba harcamayı severim. Kafam karıştı sanırım senin beni anlıyor olman gerekiyordu, neden anlatıyorsam. Biraz fazla gerçekçi kaçtı bu cümle ancak alışkanlıklardan çabuk vazgeçilmiyor.
Seni hiç tanımadım ben. Belki varsın belki hiç olmadın, bilmiyorum. Olmadığına inanmak istediğim bir sürecin sonunda olmadığına kanaat getirdikten sonra yazmaya karar verdim bu mektubu. Ani kararlara kurban gidebilecek biri değildin.
Ne oldu şimdi dersen, artık gelirken kapıya 3 kere tıklaman yetmeyecek. Ya da gözlerin tek çare olmayacak dertlere. Yani seni daha önce görmedim ama öyle olmalıydı. Hayal gücüm geniştir. Genişti.
Senin hakkında da bir şey yazmak isterdim elbette ama hayal gücümün kapılarının vidaları biraz paslanmış olmalı aklıma bir şey gelmiyor.
Düşünce gücü diyorlar, ah evet hatırladım. Her neyse.
Sana içimi dökecek değilim. Yalnızca seni beklemeyi bıraktığımı söylüyorum. Habersiz gitmeyi de severim ama bu sana vermiş olduğum değerin yalnızca ufak bir göstergesi. Göstergeleri de gösterileri de sevmem gerçi.
Mektubumu alırsın ya da almazsın, belki de hiç yoksundur ve ben adressiz bir yere beyhude çabalarla bu mektubu yazıyorumdur. Önemi yok bunların.
Yalnızca kendine iyi bak. Tüm olmuşluğun ya da tüm yokluğunla.
Edit: Bu bloğu açalı 1 yıl oldu bugün. Ve ben utanmadan yazmayı öğreniyorum artık yavaş yavaş. Bu yazıyı epey utanarak yazdım ama daha önceki yazılarımdan birinde belirttiğim gibi içselleştirmemek lazım hiçbir şeyi. Güzel günler dilerim.
8 Ağustos 2011 Pazartesi
28 Temmuz 2011 Perşembe
Düşler sokağı
Bir melodi, bir ses, bir koku yeterlidir o anı tekrar yaşamamız için. Bazen bir zaman parçası belki küçücük bir saniye kırıntısıdır aniden anımsayıverdiğimiz. Anımsamayı sever miyiz? Anı çekmecemizi karıştırmayı, en ufak bir parçasından bile deneyim karelerini toplamayı sevdiğimiz kadar severiz elbette. Hem zaman geçtikçe üzerlerinden daha anlaşılır oluverir, daha netleşir bazı kareler.
"İyi ki" deriz. İyi ki olmuş, iyi ki olmamış.
İyi ki var, iyi ki yok.
Keşkelerimizin ise çekmeceleri farklıdır. Hatta belki farklı odalarda bulunurlar. Ancak uzak olmaları "iyi ki"ler ile ilişkilerinin olmadığını göstermez. Yalnızca "o an" bir ayraçtır, ve iyi kiler ile keşkelerin odalarını bölmüştür.
Olmak ya da olmamak üzerine kafa yorarken olmuşluğumuzu yitirmemiz pek gülünç. Yaşam kaç saniye, kaç an, kaç nefestir ki zaten?
Yine de biraz geçmişe gitmek gerekir bazen, her şeyin başladığı zamanlara:
http://www.youtube.com/watch?v=OoDbXWoO0YQ
"İyi ki" deriz. İyi ki olmuş, iyi ki olmamış.
İyi ki var, iyi ki yok.
Keşkelerimizin ise çekmeceleri farklıdır. Hatta belki farklı odalarda bulunurlar. Ancak uzak olmaları "iyi ki"ler ile ilişkilerinin olmadığını göstermez. Yalnızca "o an" bir ayraçtır, ve iyi kiler ile keşkelerin odalarını bölmüştür.
Olmak ya da olmamak üzerine kafa yorarken olmuşluğumuzu yitirmemiz pek gülünç. Yaşam kaç saniye, kaç an, kaç nefestir ki zaten?
Yine de biraz geçmişe gitmek gerekir bazen, her şeyin başladığı zamanlara:
http://www.youtube.com/watch?v=OoDbXWoO0YQ
12 Temmuz 2011 Salı
Kelimeler sahnesi
Seçtiğimiz kelimeler kim olduğumuzun en güzel ifadeleridir. Ağzından çıkan her sözcük, ister düşünmüş ol ister düşünmemiş, senleşmişçesine rahatlıkla fırlıyorsa ağzından o sözcük artık sensindir. O sözcüğün, o tümcenin ardında durmak gerekir. Aksini inkar ise kendi özünü inkardır belki; senleşmiş bir şeyi, bir parçanı, içselleşmiş ancak yerinden fırlamış bir puzzle parçasını inkar etmektir.
Her sözcük, bulunduğu yerdeki her nüansı ve her anlamı ile düşünülse bile karşı tarafta yarattığı etki, karşı tarafın yapabildiği empati çerçevesinde anlaşılabilir. Sözcükleri tek bir anlama sığdırmak onlara yapılabilecek belki de en büyük haksızlıktır. Bir sözcüğü tek anlamıyla kavramak ve bu kavrayıştan emin olabilmek kadar bencilce ne olabilir? Ve sözcükler bütününü, tümceleri, tüm anlamdırılışları, tüm nüansları, tüm vurguları tüm imâ ve nükteleri ile algılayamamaktan korkmamak... Ve yine bu kadar flu bir kavramlar silsilesi üzerinden "kesin" net bir yargıya ulaşıp asla ulaştığımız kadar keskin olamayacak yeni tümcelerin doğuşuna sebep olmak...
Sahneyi flulaşmış, belirsizleştikçe daha da karışmaya mahkum yeni oyuncu tümcelere bırakıp bir yönetmen edasıyla "kestik!" diyebilmek ise gerçekten büyük bir empati yoksunluğunu gerektirir. Keskin yargıların yoksa şayet, hep flu, hep ortada, hep düşüncesiz(?!) olmaya mahkûm edilebilirsin. Düşüncesiz olmakla yargısız olmayı birbirine karıştıran bireylere düşünce karmaşasının içinden tek bir tümce çekemediğini, çeksen bile empati yoksunu zihinlerde uyanacağı görüntüyü düşündükçe tiksindiğini anlatmaz, onların adlandırması ile düşüncesiz olmayı tercih edersin.
Kendi sahnen kendi tümcelerin ve kendi karmaşan var ise şayet, başka karmaşalara gerek duymazsın. Kesin yargılar oluşturursun, kabul gören, genel-geçer ve her seviyede her düşüncede insanın kafasında aynı temayı oluşturan yargılar. Daha kendi kafandaki temayı algılayamamışken bu görüntüyü onlara anlatmak, düğümü çözmeye uğraşmak ve çözdükçe en güzel sözcükleri özenerek seçmeye çalışmak anlamsız gelir. Anlatmak istediklerin ile anlamlandırılan arasındaki müspet zararı da tazmin edemeyeceğini bilirsin. O yüzden anlamlandırılmaktan da vazgeçer, her geçen saniye kalıplaşırsın. Bu raddede ya kelimelerine yabancılaşırsın ya da kelimelerinleşirsin. Senleşir her kelime. Öylesine senleşir ki, ağzından çıkamazlar. Kıyamazsın. Onların her birine gereken değeri sen bile veremezken başkalarının şablonlarında acımasızca parçalanmalarına, başkalaşmalarına dayanamazsın. Kendi şablonlarını yaratır, kendi kalıplarını çıkarır ve onları sunarsın.
Şablonlara sığabilecek cümleler kurarsın. Onları kendi düşünce sahnenin yakınına yaklaştırmazsın. O karmaşıklıkta o yığında o belirsizlikte, keskinlikleriyle göz yormalarını istemezsin.
Kelimeler sahnen ve sen bilirsiniz yalnızca oyunun oynandığı salonun yerini. Oyun sahnelenirken ve sen salonun dışındayken gözlerini kamaştırsa da seçtiğin sözcüklerin keskinliği... Her tekrarlayışında canını acıtsa da kestiğin şablonların ebatlarının aynılığı...
Ağzından çıkanların senleşmediklerini bilirsin. Sen kesmesen başka kalıplarda başkaca şekillere bürünecek, belki bin parçaya bölünecektir o dokunmaya kıyamadığın sözcükler. İçselleştikçe, kelimelerin de keskinleşir. Gözlerin karanlıktan mahmurlaştıkça o keskinlik uyandırır seni. Keskinliği de seversin sonra. Kelimeler sahneni yalnızca sana bıraktığı için.
Giderek retorikleşirsin.
Yazıdaki yüz çelişkiyi bul.
Sevgilerimle.
Her sözcük, bulunduğu yerdeki her nüansı ve her anlamı ile düşünülse bile karşı tarafta yarattığı etki, karşı tarafın yapabildiği empati çerçevesinde anlaşılabilir. Sözcükleri tek bir anlama sığdırmak onlara yapılabilecek belki de en büyük haksızlıktır. Bir sözcüğü tek anlamıyla kavramak ve bu kavrayıştan emin olabilmek kadar bencilce ne olabilir? Ve sözcükler bütününü, tümceleri, tüm anlamdırılışları, tüm nüansları, tüm vurguları tüm imâ ve nükteleri ile algılayamamaktan korkmamak... Ve yine bu kadar flu bir kavramlar silsilesi üzerinden "kesin" net bir yargıya ulaşıp asla ulaştığımız kadar keskin olamayacak yeni tümcelerin doğuşuna sebep olmak...
Sahneyi flulaşmış, belirsizleştikçe daha da karışmaya mahkum yeni oyuncu tümcelere bırakıp bir yönetmen edasıyla "kestik!" diyebilmek ise gerçekten büyük bir empati yoksunluğunu gerektirir. Keskin yargıların yoksa şayet, hep flu, hep ortada, hep düşüncesiz(?!) olmaya mahkûm edilebilirsin. Düşüncesiz olmakla yargısız olmayı birbirine karıştıran bireylere düşünce karmaşasının içinden tek bir tümce çekemediğini, çeksen bile empati yoksunu zihinlerde uyanacağı görüntüyü düşündükçe tiksindiğini anlatmaz, onların adlandırması ile düşüncesiz olmayı tercih edersin.
Kendi sahnen kendi tümcelerin ve kendi karmaşan var ise şayet, başka karmaşalara gerek duymazsın. Kesin yargılar oluşturursun, kabul gören, genel-geçer ve her seviyede her düşüncede insanın kafasında aynı temayı oluşturan yargılar. Daha kendi kafandaki temayı algılayamamışken bu görüntüyü onlara anlatmak, düğümü çözmeye uğraşmak ve çözdükçe en güzel sözcükleri özenerek seçmeye çalışmak anlamsız gelir. Anlatmak istediklerin ile anlamlandırılan arasındaki müspet zararı da tazmin edemeyeceğini bilirsin. O yüzden anlamlandırılmaktan da vazgeçer, her geçen saniye kalıplaşırsın. Bu raddede ya kelimelerine yabancılaşırsın ya da kelimelerinleşirsin. Senleşir her kelime. Öylesine senleşir ki, ağzından çıkamazlar. Kıyamazsın. Onların her birine gereken değeri sen bile veremezken başkalarının şablonlarında acımasızca parçalanmalarına, başkalaşmalarına dayanamazsın. Kendi şablonlarını yaratır, kendi kalıplarını çıkarır ve onları sunarsın.
Şablonlara sığabilecek cümleler kurarsın. Onları kendi düşünce sahnenin yakınına yaklaştırmazsın. O karmaşıklıkta o yığında o belirsizlikte, keskinlikleriyle göz yormalarını istemezsin.
Kelimeler sahnen ve sen bilirsiniz yalnızca oyunun oynandığı salonun yerini. Oyun sahnelenirken ve sen salonun dışındayken gözlerini kamaştırsa da seçtiğin sözcüklerin keskinliği... Her tekrarlayışında canını acıtsa da kestiğin şablonların ebatlarının aynılığı...
Ağzından çıkanların senleşmediklerini bilirsin. Sen kesmesen başka kalıplarda başkaca şekillere bürünecek, belki bin parçaya bölünecektir o dokunmaya kıyamadığın sözcükler. İçselleştikçe, kelimelerin de keskinleşir. Gözlerin karanlıktan mahmurlaştıkça o keskinlik uyandırır seni. Keskinliği de seversin sonra. Kelimeler sahneni yalnızca sana bıraktığı için.
Giderek retorikleşirsin.
Yazıdaki yüz çelişkiyi bul.
Sevgilerimle.
3 Temmuz 2011 Pazar
Arrivals of the birds 2
Bembeyaz olduğunu düşün. Bulutları kıskandıracak kadar beyaz.
Ve kanatlarının olduğunu düşün, maviliği doyasıya kucaklayabileceğin. İçinde usulca süzülebileceğin.
Mavi olduğunu düşün.
Sonsuz maviliğin içinde kaybolabildiğini düşün.
Ve güneş sualsizce aydınlatırken tüm evreni
utanmadan, çekinmeden
hissederek ve tekleşerek
yine yeni yeniden: The Cinematic Orchestra - Arrivals Of The Birds http://www.youtube.com/watch?v=XTM7c12YIvE
Ve kanatlarının olduğunu düşün, maviliği doyasıya kucaklayabileceğin. İçinde usulca süzülebileceğin.
Mavi olduğunu düşün.
Sonsuz maviliğin içinde kaybolabildiğini düşün.
Ve güneş sualsizce aydınlatırken tüm evreni
utanmadan, çekinmeden
hissederek ve tekleşerek
mavileştiğini düşün.
Güneş görevini tamamlayıp çekilip giderken
gözyaşlarının kızarttığı gökyüzüne sevgini akıttığını hisset.
Sevginle mavileştiğini
kucakladıkça derinleştiğini,
ve lacivertleştiğini
düşün.
Güneye uçmaya başlarken,
sıcak ve mevsime uyum sağlarken
hazır sürüye de ayak uydurmuşken;
kucaklayamadığın maviye bakarak son kez
-yaradılışına ve sürüne karşı gelircesine
"o" maviliğe tekrar dönebileceğine inanmayı düşlemek seni acıtan.
Tekrar bulutların beyazını kanatların sanmak
ve rüzgarın nefesinin sessiz bir fısıltı olmasına tutunmak
gelecek kışı umursamamak,
maviliğe sarılmak
belki sürüsüzlüğe katlanmak...
Ancak inanmıyorsan,
Kuzey kutup noktasına yakın olduğunun ayırdındaysan
lacivertin maviye döndüğünü görmeye yaşamının yetmeyeceğini
istesen de fizyolojinin buna asla izin vermeyeceğini
Biliyorsan
Ve her geciken gün için
ölüme daha da çok yaklaştığının
farkındaysan...
Sürü ve güney
tek çare oluverir bazen.
Sıcak ve kalabalık
bilindik ve alışıldık.
yine yeni yeniden: The Cinematic Orchestra - Arrivals Of The Birds http://www.youtube.com/watch?v=XTM7c12YIvE
11 Haziran 2011 Cumartesi
Bir gece masalı bölüm: 46
...
Bir defa da olsa...
....
O kadar üşümüş ki artık düşmek istemiş deniz kızı. Arkasına bakmak istememesine rağmen ufak bir tereddütle de olsa düşerken arkasına dönüp bakmış yine de. Arkasına baktığında ise acı gerçekle yüz yüze gelivermiş. Gece her zamankinden daha yalnız, soğuk her zamankinden daha geceymiş.
En az gece kadar uçurummuş düşüşü. Ve uzaklığı saçlarından süzülürken rüzgarın, bir kez daha gülümsemiş deniz kızı. Ayrımsadıklarıyla daha mutlu olacağını anlaması ile gözlerini yumduğu an rastlaşıvermiş. Yitirdiklerinin kazandırdıklarını kucaklamak istemezken koynunda buluvermiş.
Acılarını toplayıp suda sektirmiş. Acısı suda her sekişinde daha da neşelenmiş. Uykusu geldiğinde neşesini alıp dolaba asmış itinayla. Dolabı kırılınca ise havaya saçıvermiş. Havada uçuşan her bir toz tanesi burnuna ve gözlerine kaçıvermiş deniz kızının, ancak bir yutkunmayla son bulmuş.
Ve işte gecelerin gecesi en az tenha dalgalar kadar kıvrakken; tüm kurtlar, kuşlar ve canlılar susuvermiş.
Gece her zamankinden daha sessiz, sessizlik her zamankinden daha sevgiymiş.
Bir defa da olsa...
....
O kadar üşümüş ki artık düşmek istemiş deniz kızı. Arkasına bakmak istememesine rağmen ufak bir tereddütle de olsa düşerken arkasına dönüp bakmış yine de. Arkasına baktığında ise acı gerçekle yüz yüze gelivermiş. Gece her zamankinden daha yalnız, soğuk her zamankinden daha geceymiş.
En az gece kadar uçurummuş düşüşü. Ve uzaklığı saçlarından süzülürken rüzgarın, bir kez daha gülümsemiş deniz kızı. Ayrımsadıklarıyla daha mutlu olacağını anlaması ile gözlerini yumduğu an rastlaşıvermiş. Yitirdiklerinin kazandırdıklarını kucaklamak istemezken koynunda buluvermiş.
Acılarını toplayıp suda sektirmiş. Acısı suda her sekişinde daha da neşelenmiş. Uykusu geldiğinde neşesini alıp dolaba asmış itinayla. Dolabı kırılınca ise havaya saçıvermiş. Havada uçuşan her bir toz tanesi burnuna ve gözlerine kaçıvermiş deniz kızının, ancak bir yutkunmayla son bulmuş.
Ve işte gecelerin gecesi en az tenha dalgalar kadar kıvrakken; tüm kurtlar, kuşlar ve canlılar susuvermiş.
Gece her zamankinden daha sessiz, sessizlik her zamankinden daha sevgiymiş.
Dinleyiniz: Shigeru Umebayashi - Polonaise
http://www.youtube.com/watch?v=6z-JHs1x80Y
15 Mayıs 2011 Pazar
Adını sen koy.
Adlandırmak kadar iç rahatlatan bir durum yok. Aslında içinde inceden bir paradoks oluştursa da bu "adlandırma sapkınlığı" insanoğlunun genetiğine itinayla yerleştirilmiş gibi. İsim koyduktan sonraki süreçte o ismin altına ve arkasına yerleştirilen onca anlam, o ismin yarattığı tüm çağrışım ve beklentiler daha isim konulmadan önce şekillenmeye başlar zihinlerimizde. İsim yoktur, konulmamıştır daha ya da oturmamıştır legonun ayakları diğer parçaya ve zihnimizin bir yanı yanı diğer yanını bu konuyu daha da araştırmaya sevk eder. Uygunluk karinesi dediğimiz olguda stabil kalıplarımıza ya da inşaatımızın temelini oluşturan demirleri kapatabilecek çimento kalitesini ararız ısrarla. O çimentoyu kendimizin imal edebildiğini görmek önce şaşırtır, sonra korkutur elbet. Beton yapmayı bilmek bir yana, çimento için gerekli malzemelerin tamlığından ve elzem koşullardan asla emin olamayız. "Kendim yaptım" mantalitesi içinde hem özeni hem de eksiklik hissiyatını yanında getirir çünkü.
Ne diyordum? Ah evet, adlandırma.
Adlandırana kadarki süreçte "daha uygun bir isim" bulabilmekten başka bir kaygı oluşmasa da, asıl problem adlandırdıktan sonra ortaya çıkar. Hem ölesiye korktuğumuz hem de garip bir merakla peşinden gittiğimiz belirsizliğe bir son verilmiş, elle tutabilmek için bir somutlaştırma sürecinin sonuna gelinmiştir zira. Somutlaştırmayı da severiz, elle tutabiliyoruzdur, dokunup hissedebiliyoruzdur ve artık en vahim tehlike yahut en göz karartıcı mutluluk sahnesi bile bir "alt-üst aralığı" çizgisinde seyreder. Limit gibi yani, belirli aralıkları var. Ama belirsizlik, x sonsuza gider gibi. Ya da eksi sonsuz. Belki de 0 gibi. 0 bir sayı mıdır? Neyse konumuz o değil.
Eksi sonsuz ile sonsuz arasında kayıp gitmeye engel olmaktır adlandırmak. Alt limitini ve üst limitini belirlemektir. Sınırlarını bilebilmek, en iyisine de en kötüsüne de hazır olabilmektir. Olasılık konusuna çalışmadan geçme isteğidir.
Adlandırmadan sonraki aşama ise limitimizi türevinin alınabileceği bir grafiğe oturtma çabasıdır içimizde. Evet limitler belirlidir ama her x=y değeri için bir formül, bir genel geçerlik de olmalıdır daha rahat hissetmemiz için. Eğrinin nasıl azalıp artan olduğunu, tepe noktasını bilme isteği içimizde baş göstermeye başlar. Yetinmeyiz, eğrinin şeklini zihnimizde şablonlaştırırız hatta abartıp ezberleriz o eğriyi ve bundan sonra her gelecek x değeri için gidilecek y'yi elimizle koymuş gibi grafikte buluruz. Ya da öyle olacağını sanırız. Buna da alışkanlık deriz.
Alışkanlıklarımızdan hem nefret ederiz, hem ölesiye bağlanırız. Alışkanlıklarımız içimizdeki bilme hissinin verdiği güvenin arkasına sığınırlar hep ve her gitme tehdidinde ince bir sızı eşliğinde korku salıverirler bedenlerimize. Alışkanlıklar adlandırma dediğimiz gidişatın sonucudur yani bir nebze.
Yazıma devam etmek, bir sonuca bağlamak isterdim elbette ancak bu şu anda benim için mümkün görünmüyor. Yani şöyle izah edeyim, eğer bir inşaatınız varsa ve sağlam olduğundan eminseniz çimento dökebilirsiniz. Onun haricinde çimento hazırlamakla vakit kaybetmek gereksizdir.
Yazımı bitirmeden önce adlandırma içgüdüsünün bir ileriki aşaması olan kategorizasyonun ise salt içselliğe dayanmadığımı belirtmem gerek. Ama konumuz adlandırma. Kategorizasyon yapmaktan hoşlandığımızı nereye kadar inkar edip onu "yafta vurmak" ile suçlayacağız merak ediyorum. Kategorizasyonu da seviyoruz yani, evet.
Her neyse, mutlu adlandırmalar. Sonucun yanlış olmasına değil, formülü yanlış yazdığınızı fark edip ona odaklanabilmeniz dileğiyle.
Ne diyordum? Ah evet, adlandırma.
Adlandırana kadarki süreçte "daha uygun bir isim" bulabilmekten başka bir kaygı oluşmasa da, asıl problem adlandırdıktan sonra ortaya çıkar. Hem ölesiye korktuğumuz hem de garip bir merakla peşinden gittiğimiz belirsizliğe bir son verilmiş, elle tutabilmek için bir somutlaştırma sürecinin sonuna gelinmiştir zira. Somutlaştırmayı da severiz, elle tutabiliyoruzdur, dokunup hissedebiliyoruzdur ve artık en vahim tehlike yahut en göz karartıcı mutluluk sahnesi bile bir "alt-üst aralığı" çizgisinde seyreder. Limit gibi yani, belirli aralıkları var. Ama belirsizlik, x sonsuza gider gibi. Ya da eksi sonsuz. Belki de 0 gibi. 0 bir sayı mıdır? Neyse konumuz o değil.
Eksi sonsuz ile sonsuz arasında kayıp gitmeye engel olmaktır adlandırmak. Alt limitini ve üst limitini belirlemektir. Sınırlarını bilebilmek, en iyisine de en kötüsüne de hazır olabilmektir. Olasılık konusuna çalışmadan geçme isteğidir.
Adlandırmadan sonraki aşama ise limitimizi türevinin alınabileceği bir grafiğe oturtma çabasıdır içimizde. Evet limitler belirlidir ama her x=y değeri için bir formül, bir genel geçerlik de olmalıdır daha rahat hissetmemiz için. Eğrinin nasıl azalıp artan olduğunu, tepe noktasını bilme isteği içimizde baş göstermeye başlar. Yetinmeyiz, eğrinin şeklini zihnimizde şablonlaştırırız hatta abartıp ezberleriz o eğriyi ve bundan sonra her gelecek x değeri için gidilecek y'yi elimizle koymuş gibi grafikte buluruz. Ya da öyle olacağını sanırız. Buna da alışkanlık deriz.
Alışkanlıklarımızdan hem nefret ederiz, hem ölesiye bağlanırız. Alışkanlıklarımız içimizdeki bilme hissinin verdiği güvenin arkasına sığınırlar hep ve her gitme tehdidinde ince bir sızı eşliğinde korku salıverirler bedenlerimize. Alışkanlıklar adlandırma dediğimiz gidişatın sonucudur yani bir nebze.
Yazıma devam etmek, bir sonuca bağlamak isterdim elbette ancak bu şu anda benim için mümkün görünmüyor. Yani şöyle izah edeyim, eğer bir inşaatınız varsa ve sağlam olduğundan eminseniz çimento dökebilirsiniz. Onun haricinde çimento hazırlamakla vakit kaybetmek gereksizdir.
Yazımı bitirmeden önce adlandırma içgüdüsünün bir ileriki aşaması olan kategorizasyonun ise salt içselliğe dayanmadığımı belirtmem gerek. Ama konumuz adlandırma. Kategorizasyon yapmaktan hoşlandığımızı nereye kadar inkar edip onu "yafta vurmak" ile suçlayacağız merak ediyorum. Kategorizasyonu da seviyoruz yani, evet.
Her neyse, mutlu adlandırmalar. Sonucun yanlış olmasına değil, formülü yanlış yazdığınızı fark edip ona odaklanabilmeniz dileğiyle.
3 Nisan 2011 Pazar
Gözlemsel nüanslar.
Hep "o" istediğimiz. O kişi. O kare. O an.
Ulaşınca "bu muydu?" dediğimiz. Emin olamadığımız. Parmaklarımızın arasından akıp giderken tırnaklarımızın aralarına girip her tutmaya çalıştığımız şeye iz bırakan. "O", değil mi?
Bu sabah emindin oysa. İçinde tutamamış, çevrendekilerin onayına ihtiyaç duyan kulaklarını bir kez daha egolarına bağlamıştın.
Ne oldu?
Ne değişti?
Kulaklarını kalbine bağlasan?
Beynini duymamazlıktan gelebilir mi kalbin?
Sahi, "kalp" denen şeyin varlığına inanıyor muydun, sormayı unuttum.
Ellerimizde fotoğraf kareleri, daha kurumamış renkleri. Ve tırnaklarımızdaki izler fotoğrafların üzerinde gezinen.
Sahici renkleri yok resminin, palet kullanmadan resim mi olurmuş? Renkleri karıştırarak tuvale dokunmak, sonra heyecanının kolonya gibi uçup genzini yakması. Ve dayanamayıp boyaya ellerini daldırman.
Ellerin kirli artık, su akamaz üzerinden. Geçse de melodisi sesinden, gözlerin seslenir tuvale.
Ve arınmaz artık suçların uğraşma, yeniden dönmez geriye.
Genzin yandı diye ağlamak zorunda mısın? Beynin mi hıçkırdı yoksa? Hiç olur mu öyle şey?
Next station is... Düğmeye basmayı unutma, ineceğin durak burası.
Hep buraya gelmeyi bekledin. Bunun için ittin insanları, bunun için bekledin onca sırayı. Kalabalığın sesinden onca rahatsız olup, hep bu yüzden kalabalığın içine katıldın.
Ne o? Yoksa inmeyecek misin?
Sanırım inmek istediğin durağı geçmiş olmalısın.
Geçmiş olsun.
Ulaşınca "bu muydu?" dediğimiz. Emin olamadığımız. Parmaklarımızın arasından akıp giderken tırnaklarımızın aralarına girip her tutmaya çalıştığımız şeye iz bırakan. "O", değil mi?
Bu sabah emindin oysa. İçinde tutamamış, çevrendekilerin onayına ihtiyaç duyan kulaklarını bir kez daha egolarına bağlamıştın.
Ne oldu?
Ne değişti?
Kulaklarını kalbine bağlasan?
Beynini duymamazlıktan gelebilir mi kalbin?
Sahi, "kalp" denen şeyin varlığına inanıyor muydun, sormayı unuttum.
Ellerimizde fotoğraf kareleri, daha kurumamış renkleri. Ve tırnaklarımızdaki izler fotoğrafların üzerinde gezinen.
Sahici renkleri yok resminin, palet kullanmadan resim mi olurmuş? Renkleri karıştırarak tuvale dokunmak, sonra heyecanının kolonya gibi uçup genzini yakması. Ve dayanamayıp boyaya ellerini daldırman.
Ellerin kirli artık, su akamaz üzerinden. Geçse de melodisi sesinden, gözlerin seslenir tuvale.
Ve arınmaz artık suçların uğraşma, yeniden dönmez geriye.
Genzin yandı diye ağlamak zorunda mısın? Beynin mi hıçkırdı yoksa? Hiç olur mu öyle şey?
Next station is... Düğmeye basmayı unutma, ineceğin durak burası.
Hep buraya gelmeyi bekledin. Bunun için ittin insanları, bunun için bekledin onca sırayı. Kalabalığın sesinden onca rahatsız olup, hep bu yüzden kalabalığın içine katıldın.
Ne o? Yoksa inmeyecek misin?
Sanırım inmek istediğin durağı geçmiş olmalısın.
Geçmiş olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)