Bölüm 1: Susmak üzerine
Yaşantısının sebeplerine çok kafa yorardı Mario. Saçlarının bu genç yaşında bunca beyaza çalmaya başlamasının verdiği ürküntüden daha coşkuluydu içindeki yaşama sevgisi. Delicesine sever, tutkuyla bağlanır ancak aniden küser ansızın barışırdı.
Dargınlığının yosunlaşmaya yüz tutmuş sebepleri sürekli beynini oyalar, adeta sabrını kemirirdi. O ise her defasında "bu sefer dayanamayacağını" düşünür, düşünler ormanına diktiği her ağaç o esnada daha da köklenirdi. Ağaçlarını sulamayı asla ihmal etmez ancak meyvelerini toplamazdı Mario. Garip bir adamdı. Meyveleri toplamayı bir usulsüzlük belki de bir saygısızlık olarak nitelendirirdi. Emeğinin karşılığı yalnızca ağacın sevgisi olmalıydı, teşekküre ihtiyacı yoktu ve hediye kabul edemezdi. Ona göre her meyve ışıldamalıydı ağacın sevgiyle büyüyen dallarında ve geri dönmeliydi geldiği yere-toprağa-.
Ne demiştim, garip bir adamdı Mario. Karşılıksız sever, sevgisinin karşılığını alınca ise utanıverirdi. Sevgisinin karşılıksız kaldığı her bir gün ise saçlarına bir ak tel daha düşerdi. Saçlarını sevmezdi Mario, sürekli saçlarını kısa kestirmesinin sebebi de bundandı.
Yağan yağmura alınmış soğuğun buğulandırdığı cama baktı. Geçen 24 sene 2 ay ne getirmişti ona sahiden? Hayalleri, yapmak istedikleri, yapabildikleri ve yapamadıklarının toplamı bir inşaatın tek katı olabilmiş miydi sahi? Yoksa mükemmeliyetçiliğinin getirdiği yapıp bozma yetisi sayesinde geriye düşüşleri miydi onu susturan?
Niye susuyordu sahi? Hayatta en çok kendisini sevdiğini söylerdi ya, en önemlisi kendisiydi ya. Neden başkalarının hislerini bu kadar önemsiyordu o zaman? Neden başkaları yerine onları hissediyor, karşısındakini ondan daha çok düşünüyor; adeta onun benliği oluveriyordu? Egoizmin basamakları yolun çok başında yormuşken onu neden gösterişçi tavrının hesabını buğulu pencereden süzülen yağmur damlasından soruyordu? Nedenleri bu kadar meşgul etmişken zihnini, sebeplerle bu kadar yan yana yatıyorken her gece neden sonuçlarını bulamıyordu sabah koynunda?
Neden gece bardan alıp eve götürdüğü içki şişesinden çıkardığı sonuçlar bir hoşça kal öpücüğü bile vermeden kaçıp gidiyordu güneş odasına doğarken? Yalnızca nedenlerle sevişmekten hoşlanıyordu belli ki. Belki de yalnızca gururuna yediremiyordu mazoşistliğini. Kabullenmenin argo kelimelerini yakıştıramamıştı ya üzerine, sağa sola çekiştirmeleri darlığından sanmıştı.
Kabullenirse bitecek gibiydi. Kabullenirse gidecek gibiydi. Şayet kabullenirse; bunca yıldır herkesten sakladığı en büyük sırrı, toprağın derinliklerine, en sevdiği meyve ağacının tam da meyvelerinin düştüğü yere gizlediği hazinesi yok olacaktı. Onun için yaşamıyor muydu sanki? İtiraf edememek korkaklık değil, olsa olsa yaşamdan kopuşu olurdu.
Bunu göze alabilir miydi? Sorgulamamak işine geliyordu doğrusu. Kapattı gözlerini Mario.
26/03/2011 Pazartesi
Ps: Başlangıcı yapışım üzerinden oldukça uzun bir zaman geçmiş evet ancak en yakın zamanda güncelleyecek ve devamını getireceğim. Güzel günler dilerim.
28 Mart 2012 Çarşamba
25 Şubat 2012 Cumartesi
Cesaret ve tekerrür
Uzun mu uzun bir koridor var önünde kızın. Kısa sarı saçları gözünün önüne düşmüş, her attığı adım bir öncekinin aynısı gibi. Aynası ama daha azı gibi. Akılcısı ama bir o kadar da alıntısı gibi.
Koridorun ucunda bir duman silsilesi. Üflenilse bile dağılmayacakmış gibi. İçi nefes, dışı yüzey buğulandıran.
Kocaman bir boşluk var oğlanın önünde. Arkasında hızlıca akıp geçmiş zaman, önünde iki adımlık mesafe belirsizliğe yürek burkan. Bir şey olsun istiyor oğlan. Bir şey olsun da dağılsın o bilinmezlik, o buğu.
Sisin içinden koşarak geçme isteğini dizginlememek istiyor. Duruyor ve bekliyor sessizce yine yalnızca sisin her geçen saniye beyninin her hücresini işgal ettiğini bilerek.
Koridoru sonsuzluğa bağlayan kapının önünde duruyor kız. İnce uzun parmakları kapıyı çalmakla önünde öylece beklemek arasındaki tedirginliği yaşıyor. Susuyor ve sise bakıyor. Sonra aniden sisin içinden geçip sirene koşuyor.
Gitmek üzere olan bir tren var sirenin ilerisinde. Koridorun ucunu göremeyenler ve sisi aşamayanların yalnızca hayallerinin dalgalandığı bir tren. Uzun kahverengi saçlarını dalgalandırarak koşuyor kız trene, son bileti kendisinin aldığını bilircesine. Tutuyor trenin elveda kokan soğuk demirlerini ve hissediyor rüzgarın son hışmını kulaklarında.
Arkasında bıraktıklarını hissediyor kız. Son sireni, buğulu sisi, suskun koridoru. Koridorun ucundakileri...
Rüzgarı hissediyor kız. Üfleyebildiklerini...
Cesaret ve tekerrürleri...
Dinleyiniz: http://www.youtube.com/watch?v=V6nbFZtxAL4
Koridorun ucunda bir duman silsilesi. Üflenilse bile dağılmayacakmış gibi. İçi nefes, dışı yüzey buğulandıran.
Kocaman bir boşluk var oğlanın önünde. Arkasında hızlıca akıp geçmiş zaman, önünde iki adımlık mesafe belirsizliğe yürek burkan. Bir şey olsun istiyor oğlan. Bir şey olsun da dağılsın o bilinmezlik, o buğu.
Sisin içinden koşarak geçme isteğini dizginlememek istiyor. Duruyor ve bekliyor sessizce yine yalnızca sisin her geçen saniye beyninin her hücresini işgal ettiğini bilerek.
Koridoru sonsuzluğa bağlayan kapının önünde duruyor kız. İnce uzun parmakları kapıyı çalmakla önünde öylece beklemek arasındaki tedirginliği yaşıyor. Susuyor ve sise bakıyor. Sonra aniden sisin içinden geçip sirene koşuyor.
Gitmek üzere olan bir tren var sirenin ilerisinde. Koridorun ucunu göremeyenler ve sisi aşamayanların yalnızca hayallerinin dalgalandığı bir tren. Uzun kahverengi saçlarını dalgalandırarak koşuyor kız trene, son bileti kendisinin aldığını bilircesine. Tutuyor trenin elveda kokan soğuk demirlerini ve hissediyor rüzgarın son hışmını kulaklarında.
Arkasında bıraktıklarını hissediyor kız. Son sireni, buğulu sisi, suskun koridoru. Koridorun ucundakileri...
Rüzgarı hissediyor kız. Üfleyebildiklerini...
Cesaret ve tekerrürleri...
Dinleyiniz: http://www.youtube.com/watch?v=V6nbFZtxAL4
19 Kasım 2011 Cumartesi
Geçleri tüketmek
"Sen benim ne demediğimi çok iyi biliyorsun."
Söylenirse anlamı kalmayacak şeyler vardır, anlaşılması için her şeyin yapıldığı. Bir gün anlaşıldığı hayal edilen, ancak her geçen anın üzerinden ve değerinden götürdüğü şeyler.
Hâla anlaşılamıyorsa, bu durumdan ötürü kimse suçludur denemez. Olmayan şey birbirini anlamaya çalışan iki bireydir yalnızca. Kimse kimseyi anlamak zorunda değildir zira.
Anlamak, anlaşılmak ve sevgi üzerine dokunmuş bir pamuk ipliğini tek hamlede koparmak çok basit. İpek böceği kozasından binbir güçlükle çıkıyor olsa bile ipek kadar narini yoktur ne de olsa. Ancak söylenmeyen her sözlük ipek kadar yumuşak olmaz her zaman. Ya da sen karşındakini ipek yumuşaklığında hislere bürürken pembe düşlerinde, onun naylona sarılıp yağmura karşı geldiğini görmek kadar hayal kırıklığıdır en az tek ayrımsanan.
Bazen her şey için çok geçtir. Ama yine de hayal kırıklıklarını korumamak lazım bazen. Yağmurun altında savunmasız bırakmak ya da ansızın kozasından çıkarmak...
Farkındalıkları örtmek gerek. Geçleri tüketmek.
Dinleyiniz: Evermore - It's too late http://fizy.com/#s/1e118b
Söylenirse anlamı kalmayacak şeyler vardır, anlaşılması için her şeyin yapıldığı. Bir gün anlaşıldığı hayal edilen, ancak her geçen anın üzerinden ve değerinden götürdüğü şeyler.
Hâla anlaşılamıyorsa, bu durumdan ötürü kimse suçludur denemez. Olmayan şey birbirini anlamaya çalışan iki bireydir yalnızca. Kimse kimseyi anlamak zorunda değildir zira.
Anlamak, anlaşılmak ve sevgi üzerine dokunmuş bir pamuk ipliğini tek hamlede koparmak çok basit. İpek böceği kozasından binbir güçlükle çıkıyor olsa bile ipek kadar narini yoktur ne de olsa. Ancak söylenmeyen her sözlük ipek kadar yumuşak olmaz her zaman. Ya da sen karşındakini ipek yumuşaklığında hislere bürürken pembe düşlerinde, onun naylona sarılıp yağmura karşı geldiğini görmek kadar hayal kırıklığıdır en az tek ayrımsanan.
Bazen her şey için çok geçtir. Ama yine de hayal kırıklıklarını korumamak lazım bazen. Yağmurun altında savunmasız bırakmak ya da ansızın kozasından çıkarmak...
Farkındalıkları örtmek gerek. Geçleri tüketmek.
Dinleyiniz: Evermore - It's too late http://fizy.com/#s/1e118b
25 Ekim 2011 Salı
Açık
Biz hep açık konuştuk.
Gökyüzünden maviydi sözlerimiz.
Sığ bataklarda değildik, kuşlar gibiydik,
Uçarıydık. Gözlerimizde
Şavkıyan parıltılar gibiydik.
Biz iyiye iyi, güzele güzel dedik
Masallardan çekerdik mısraları, tülbent gibi.
Yalnız, şiirlerde yalan söylemezdik
Umutlarımızda, hayallerimizde de yalancı değildik.
Biz buğday tarlalarında buğday,
Ağu yeşili bahçelerde ot,
Trenlerde düdük sesiydik.
Yıldızlara çobandık, değirmenlere su
Bozkırlara bulut gölgesiydik.
Seller aktı gitti. Biz kaldık.
Bulutlar uçtu gökyüzünden.
Rüzgarlar darmadağın etti.
Ne bahçesinden hayır var, ne güzünden.
Akıl da bulutlar gibi çekip gitti.
Nerden bilirdik, çalışmaktan
Kocayacağını sevgililerin?
Yaşamanın güzelliği kadar
Hoyratlığını, bezginliğini...
Biz kaldık, koyup gitti bahar,
Her şeyi nerden bilirdik.
Cahit KÜLEBİ
Dinleyiniz: Max Tichter - The Nature of Daylight http://www.youtube.com/watch?v=8rluU6BGpKw
Gökyüzünden maviydi sözlerimiz.
Sığ bataklarda değildik, kuşlar gibiydik,
Uçarıydık. Gözlerimizde
Şavkıyan parıltılar gibiydik.
Biz iyiye iyi, güzele güzel dedik
Masallardan çekerdik mısraları, tülbent gibi.
Yalnız, şiirlerde yalan söylemezdik
Umutlarımızda, hayallerimizde de yalancı değildik.
Biz buğday tarlalarında buğday,
Ağu yeşili bahçelerde ot,
Trenlerde düdük sesiydik.
Yıldızlara çobandık, değirmenlere su
Bozkırlara bulut gölgesiydik.
Seller aktı gitti. Biz kaldık.
Bulutlar uçtu gökyüzünden.
Rüzgarlar darmadağın etti.
Ne bahçesinden hayır var, ne güzünden.
Akıl da bulutlar gibi çekip gitti.
Nerden bilirdik, çalışmaktan
Kocayacağını sevgililerin?
Yaşamanın güzelliği kadar
Hoyratlığını, bezginliğini...
Biz kaldık, koyup gitti bahar,
Her şeyi nerden bilirdik.
Cahit KÜLEBİ
Dinleyiniz: Max Tichter - The Nature of Daylight http://www.youtube.com/watch?v=8rluU6BGpKw
16 Ekim 2011 Pazar
Mavi Ekim
En az ıssız ve cesur bir bankın varlığını aniden fark etmek kadar ansızın oluşmuştu hissiyatı. Ve sonrası o bankın ıslak olduğunu ayrımsaması kadar hayal kırıklığıydı en az. Yorucu bir gelecekten gelmişçesine soluklanacaktı yalnızca ama yağan yağmurun kendisini giderek daha da hissettirmesi canını sıkmaya başlamıştı. Etrafına bakındı, durağan bir kimse yoktu ancak bu ufak hareketlenme bile sinirini bozmaya yetiyordu. Durgunluğun içinde kaybolabileceği başka neresi olabilirdi ki? Düşündü ancak pek bildiği bir yer yoktu. Kafasındaki kalabalık ile şehrin yoruculuğunu karşılaştırdığından değil, ama yine de sakin bir gidişata ihtiyacı olduğu kesindi.
Derin bir nefes çekti ciğerlerine ve düşünmeyi bıraktı, yalnızca orada öylece durmak bile onu rahatlatabilirdi aslında. Yukarıdan bir dal düştü aşağıya ve yaprakların yanında kendisine hışımla yer açtı. Yaprakların yanında olmak için böylesi baskın olmaya gerek yok diye düşündü adam ancak sonrasında bir dal ile bir yaprağın ağırlığını karşılaştırmayı düşünemediği için kendisine kızdı.
Kuşlar ötüyordu tepelerde ve hâlâ oturacak bir yer bulamamıştı adam. Yağmur yağıyordu, banklar ıslaktı ve çok nadir de olsa insanlar geçmeye devam ediyordu. Daha iyi bir seçeneğinin olup olmadığını düşünmeden çöküverdi oraya öylece. Yürüyecek mecali dahi yoktu; ıslaklık-ıslanmak, Ekim ve geçmişi umrunda değildi.
Adam gözlerini dikiverdi yüksek ağaç kümelerine. Gökyüzünü görmek zordu elbet, ancak o gün buna ne ağaçlar ne kasvet ne de Ekim izin veriyordu. Bir kuş uçtu ansızın yukarıdan ve tam yanıbaşına geliverdi. Umursamadı adam. Kafasını çevirince kuşun gideceğinin ayırdındaydı o yüzden hiç çevirmedi kafasını. Bir çift geçti gözlerinin önünden ve gözleri anlaşmışçasına siyah paltosunun üzerinden geçerek gözlerine kayıverdi adamın. Adam gözlerini çekme ihtiyacını hissetmedi. O anda orası öylesine onundu ki, sanki davetsiz misafirlermişçesine salıverdi memnuniyetsizliğini çiftin üzerine.
Kafasını yeniden yukarı kaldırdı. Ne bir yaprak düşüyor, ne bir bulut görünüyordu. Gökyüzünün renginden de anladığı kadarıyla akşam olmak üzereydi ve o bank giderek onunlaşıyordu. Düşünmek için geldiği bu kasvetli, bu hüzünlü, bu huzurlu yerde düşünmekten kaçıyordu. Yağmur damlaları çürümüş yaprakların üzerinde çıtırdıyordu, uzaktan kargaların sesi bir ıslığı andırıyordu ve adam yalnızlığını banka teslim etmeye uğraşıyordu.
Bankı incelemeye koyuldu sonrasında, pek çok isim, kalp ve tarih kazınmıştı eskimiş ve çürümeye yüz tutmuş banka. 'Bir zamanlar ağaçken ne güzeldin kim bilir.' diye düşündü adam. Bankta gezindi soğuktan pembeleşmiş parmakları yavaşça ancak duruverdiler ansızın. Tek bir harf vardı siyahlaşmış tahta yüzeyin üzerinde, tek bir kalem darbesi belki. Ellerini aniden çekiverdi adam tahtanın üzerinden.
Kollarını kavuşturdu adam ve karşısındaki ağacı incelemeye koyuldu. En az bir asırlıktı ağaç, kim bilir ne çok yağmur damlasını kabul etmişti bünyesine şu ana değin. Gözlerinden bir damla süzüldü adamın ve yüzüne düşen yağmur damlalarıyla birleşti. Tahtaya inceden bir alay ve derin bir hüzünle baktı adam. Böyle olacağını hiç tahmin etmemişti. Gökyüzü parlament mavisiydi, düş kırıklıkları gökyüzünü karartıyordu ve akşam iyiden iyiye çökerken şehrin üzerine adam her adımında kendisinden kaçamayışına hüzünleniyordu. Oraya bir daha gitmeyeceğine dair verdiği sözlerin sayısı belki o asırlık ağacın ömrü kadardı. Parmaklarıyla gözlerini sildi adam ve parmaklarına baktı. Karşıdan gelen insan kalabalığına gülümsedi ve yağmur giderek arttırırken şiddetini adamın zihni mavileşti. Üzerindeki siyah paltosu ve adam Ekimleşti.
Dinleyiniz: http://www.youtube.com/watch?v=3frTqo_XZg4
Derin bir nefes çekti ciğerlerine ve düşünmeyi bıraktı, yalnızca orada öylece durmak bile onu rahatlatabilirdi aslında. Yukarıdan bir dal düştü aşağıya ve yaprakların yanında kendisine hışımla yer açtı. Yaprakların yanında olmak için böylesi baskın olmaya gerek yok diye düşündü adam ancak sonrasında bir dal ile bir yaprağın ağırlığını karşılaştırmayı düşünemediği için kendisine kızdı.
Kuşlar ötüyordu tepelerde ve hâlâ oturacak bir yer bulamamıştı adam. Yağmur yağıyordu, banklar ıslaktı ve çok nadir de olsa insanlar geçmeye devam ediyordu. Daha iyi bir seçeneğinin olup olmadığını düşünmeden çöküverdi oraya öylece. Yürüyecek mecali dahi yoktu; ıslaklık-ıslanmak, Ekim ve geçmişi umrunda değildi.
Adam gözlerini dikiverdi yüksek ağaç kümelerine. Gökyüzünü görmek zordu elbet, ancak o gün buna ne ağaçlar ne kasvet ne de Ekim izin veriyordu. Bir kuş uçtu ansızın yukarıdan ve tam yanıbaşına geliverdi. Umursamadı adam. Kafasını çevirince kuşun gideceğinin ayırdındaydı o yüzden hiç çevirmedi kafasını. Bir çift geçti gözlerinin önünden ve gözleri anlaşmışçasına siyah paltosunun üzerinden geçerek gözlerine kayıverdi adamın. Adam gözlerini çekme ihtiyacını hissetmedi. O anda orası öylesine onundu ki, sanki davetsiz misafirlermişçesine salıverdi memnuniyetsizliğini çiftin üzerine.
Kafasını yeniden yukarı kaldırdı. Ne bir yaprak düşüyor, ne bir bulut görünüyordu. Gökyüzünün renginden de anladığı kadarıyla akşam olmak üzereydi ve o bank giderek onunlaşıyordu. Düşünmek için geldiği bu kasvetli, bu hüzünlü, bu huzurlu yerde düşünmekten kaçıyordu. Yağmur damlaları çürümüş yaprakların üzerinde çıtırdıyordu, uzaktan kargaların sesi bir ıslığı andırıyordu ve adam yalnızlığını banka teslim etmeye uğraşıyordu.
Bankı incelemeye koyuldu sonrasında, pek çok isim, kalp ve tarih kazınmıştı eskimiş ve çürümeye yüz tutmuş banka. 'Bir zamanlar ağaçken ne güzeldin kim bilir.' diye düşündü adam. Bankta gezindi soğuktan pembeleşmiş parmakları yavaşça ancak duruverdiler ansızın. Tek bir harf vardı siyahlaşmış tahta yüzeyin üzerinde, tek bir kalem darbesi belki. Ellerini aniden çekiverdi adam tahtanın üzerinden.
Kollarını kavuşturdu adam ve karşısındaki ağacı incelemeye koyuldu. En az bir asırlıktı ağaç, kim bilir ne çok yağmur damlasını kabul etmişti bünyesine şu ana değin. Gözlerinden bir damla süzüldü adamın ve yüzüne düşen yağmur damlalarıyla birleşti. Tahtaya inceden bir alay ve derin bir hüzünle baktı adam. Böyle olacağını hiç tahmin etmemişti. Gökyüzü parlament mavisiydi, düş kırıklıkları gökyüzünü karartıyordu ve akşam iyiden iyiye çökerken şehrin üzerine adam her adımında kendisinden kaçamayışına hüzünleniyordu. Oraya bir daha gitmeyeceğine dair verdiği sözlerin sayısı belki o asırlık ağacın ömrü kadardı. Parmaklarıyla gözlerini sildi adam ve parmaklarına baktı. Karşıdan gelen insan kalabalığına gülümsedi ve yağmur giderek arttırırken şiddetini adamın zihni mavileşti. Üzerindeki siyah paltosu ve adam Ekimleşti.
Dinleyiniz: http://www.youtube.com/watch?v=3frTqo_XZg4
9 Ekim 2011 Pazar
Sus.
Yoksun şimdi. Gittin ve hüzünlerim yeniden isimsiz kaldı Isabel. Bencillik miydi bu yoksa yalnızca bir isim koyma çabası mıydı bilmiyorum. Ve ben hâlâ yokluğunla insanları kaçırıyorum.
2 kere 2nin 4 etmediği her mevsinde adın geçiyor dudaklarımdan. Başkalarının bedenlerine oradan ruhlarına dokunuyor düşlerin. Sessizliğinin yarattığı her çığlık, durgun bir gölde yankılanıyor sanki. Geniş bir menzilde atarmışçasına sapanı aksediyor bedenime ve durulmuyor yayılışın tüm geceme.
Seni görünce rüyalarım ölüyor Isabel. Gel-giti hissediyorum ekvatorlarımda. Bir suç işlemişçesine alınıyor kalbim, çarpıyor tüm sözlerin duvarlarıma. Ben hiç ekvatora gitmedim Isabel.
Yalanlar sızıyor tırnaklarından. Kanatıyor yağmurları ve gözlerine akıyor. Aradan geçen zaman gözlerini öldürmedi ya? Damlardı usulca yanaklarından paçalarına sevgilerin. Hâlâ yağmura küs müsün Isabel?
Böyle olmamalıydın sen. Böyle olmamalıydı tarumarın. Sarılmamalıydın uzaklara, yetmemeliydin haykırışlara.
Sızıntılarını yağmurlar doldururdu hep. Şimdi kimler sarıyor sorgularını? Yine gülsem sana, sevgiyle mi öfkelenirsin acaba bana?
Sus Isabel. Tüm yaşanmışlığınla, tüm alınmışlığınla, tüm yitirilmişliğinle sus. Dolu dolu sus.
Esmenle gürlemenle, korkunla öfkenle, duruluşlarınla kırılmışlığınla sus.
Dinleyiniz: Il Divo - Isabel http://www.youtube.com/watch?v=9Y-xtZkY9Io
2 kere 2nin 4 etmediği her mevsinde adın geçiyor dudaklarımdan. Başkalarının bedenlerine oradan ruhlarına dokunuyor düşlerin. Sessizliğinin yarattığı her çığlık, durgun bir gölde yankılanıyor sanki. Geniş bir menzilde atarmışçasına sapanı aksediyor bedenime ve durulmuyor yayılışın tüm geceme.
Seni görünce rüyalarım ölüyor Isabel. Gel-giti hissediyorum ekvatorlarımda. Bir suç işlemişçesine alınıyor kalbim, çarpıyor tüm sözlerin duvarlarıma. Ben hiç ekvatora gitmedim Isabel.
Yalanlar sızıyor tırnaklarından. Kanatıyor yağmurları ve gözlerine akıyor. Aradan geçen zaman gözlerini öldürmedi ya? Damlardı usulca yanaklarından paçalarına sevgilerin. Hâlâ yağmura küs müsün Isabel?
Böyle olmamalıydın sen. Böyle olmamalıydı tarumarın. Sarılmamalıydın uzaklara, yetmemeliydin haykırışlara.
Sızıntılarını yağmurlar doldururdu hep. Şimdi kimler sarıyor sorgularını? Yine gülsem sana, sevgiyle mi öfkelenirsin acaba bana?
Sus Isabel. Tüm yaşanmışlığınla, tüm alınmışlığınla, tüm yitirilmişliğinle sus. Dolu dolu sus.
Esmenle gürlemenle, korkunla öfkenle, duruluşlarınla kırılmışlığınla sus.
Dinleyiniz: Il Divo - Isabel http://www.youtube.com/watch?v=9Y-xtZkY9Io
25 Eylül 2011 Pazar
Sevginin hüzün ütopyası
Sevgi bir antlaşma değildir. Bir giriş metni yahut bir kenar başlığı yoktur. Tarafların alacakları ve vereceklerinin mahiyetleri asla belirlenemez, bir garanti veya teminat söz konusu değildir.
Sanılanın aksine bir alışveriş değildir sevgi. Gerekirse sen tüm sevgini koyarsın ortaya, karşı taraf yalnızca seni ve sevgini izlemekle de yetinebilir. Belki senin kazanacağın hiçbir şey yoktur bu sahnede, belki çok şey vardır. Ancak oyunun asıl kuralı -belki de en heyecan verici kısmı- budur, 'asla bilemezsin'.
Çıkarlar yoktur sevgide. Kalıplar, miktarlar yoktur. Tüm kalbini hesapsız ve kitapsızca yeşil örtülü o kumar masasına koymak, kazanımları ve kayıpları düşünmeden yalnızca oynamak gerekir. Sevgine karşılık daha güçlü ve sınırsız bir sevgi kazanabilir, mükemmel bir güven aralığında kendini bulabilir ya da kocaman bir hayal kırıklığının yanında hayatının akışını değiştirecek pek çok psikolojik olaylar silsilesi de yaşayabilirsin. Kumar masasında bahisler yalnızca karşı tarafın olası eli üzerinden hareket ettirilir.
Korku ise tam da bu noktada başlar. 'Onun eli benimkinden iyi midir acaba?', 'Elinde ne kozlar var?' ya da şöyle diyelim 'Ya ben daha çok seviyorsam?'
Sevginin en büyük baş belasıdır korku. Kıskançlık formuna dönüşmesi an meselesidir pekala, şayet en başından varsa sevginin önünü kesecek en büyük engel bile olabilir. Sevgi daha yer kapamamışken kalplerde 'korku' kendisi ve arkadaşlarına büyükçe bir yer tutmuşsa sahiden o zaman sevgi salonun en gerilerine, belki de sahneyi en zor gören kısma oturmak zorunda kalır. O kadar geride oturur ki sahneyi göremez. Ve o anda sevginin kendisi bir sahne yaratıverir.
Sevgi sahnede olan biteni göremedikçe, korkunun silüetinin yansımalarını görür. Korku kafasını her çevirdikçe sahneyi başka bir açıdan hisseder. Sonrasında muhtemelen cesaretin birden işi çıkıverir ve salonu terk etmek zorunda kalır. Sevginin emin olamadığı her sözcük sahnede mi söylenmiştir yoksa yalnızca bir fısıltı mıdır, o asla emin olamaz. Eğer arkadaşları güven ve kararlılık da yoksa yanında, korku-kıskançlık-tutarsızlık üçlüsü sevgiyi dilediği yöne çekebilmekte belki de sahneden kovabilmektedir.
Bu açıdan gerçekler sahnesinin epey gerisinde kalanlar için ütopyalar hep güzel başlar ancak hüzünle son bulur. Hüzün öylesine yoğundur ki, tüm salonu sis bulutuyla doldurur. Kimlikler birbirine karışırken korku nefes alamaz, sevgi arkaya kaçmaya kalkışır ve tüm oyuncular hepcilleşiverir.
Kapıları açmak ve sisi içeriden kovmak mümkün değilse artık kış bastırabilir aniden. Tüm salona, tüm kalplere bastırıverir.
Dinleyiniz: Vast - Winter in my heart http://www.youtube.com/watch?v=KO9BMAbiOfc
Sanılanın aksine bir alışveriş değildir sevgi. Gerekirse sen tüm sevgini koyarsın ortaya, karşı taraf yalnızca seni ve sevgini izlemekle de yetinebilir. Belki senin kazanacağın hiçbir şey yoktur bu sahnede, belki çok şey vardır. Ancak oyunun asıl kuralı -belki de en heyecan verici kısmı- budur, 'asla bilemezsin'.
Çıkarlar yoktur sevgide. Kalıplar, miktarlar yoktur. Tüm kalbini hesapsız ve kitapsızca yeşil örtülü o kumar masasına koymak, kazanımları ve kayıpları düşünmeden yalnızca oynamak gerekir. Sevgine karşılık daha güçlü ve sınırsız bir sevgi kazanabilir, mükemmel bir güven aralığında kendini bulabilir ya da kocaman bir hayal kırıklığının yanında hayatının akışını değiştirecek pek çok psikolojik olaylar silsilesi de yaşayabilirsin. Kumar masasında bahisler yalnızca karşı tarafın olası eli üzerinden hareket ettirilir.
Korku ise tam da bu noktada başlar. 'Onun eli benimkinden iyi midir acaba?', 'Elinde ne kozlar var?' ya da şöyle diyelim 'Ya ben daha çok seviyorsam?'
Sevginin en büyük baş belasıdır korku. Kıskançlık formuna dönüşmesi an meselesidir pekala, şayet en başından varsa sevginin önünü kesecek en büyük engel bile olabilir. Sevgi daha yer kapamamışken kalplerde 'korku' kendisi ve arkadaşlarına büyükçe bir yer tutmuşsa sahiden o zaman sevgi salonun en gerilerine, belki de sahneyi en zor gören kısma oturmak zorunda kalır. O kadar geride oturur ki sahneyi göremez. Ve o anda sevginin kendisi bir sahne yaratıverir.
Sevgi sahnede olan biteni göremedikçe, korkunun silüetinin yansımalarını görür. Korku kafasını her çevirdikçe sahneyi başka bir açıdan hisseder. Sonrasında muhtemelen cesaretin birden işi çıkıverir ve salonu terk etmek zorunda kalır. Sevginin emin olamadığı her sözcük sahnede mi söylenmiştir yoksa yalnızca bir fısıltı mıdır, o asla emin olamaz. Eğer arkadaşları güven ve kararlılık da yoksa yanında, korku-kıskançlık-tutarsızlık üçlüsü sevgiyi dilediği yöne çekebilmekte belki de sahneden kovabilmektedir.
Bu açıdan gerçekler sahnesinin epey gerisinde kalanlar için ütopyalar hep güzel başlar ancak hüzünle son bulur. Hüzün öylesine yoğundur ki, tüm salonu sis bulutuyla doldurur. Kimlikler birbirine karışırken korku nefes alamaz, sevgi arkaya kaçmaya kalkışır ve tüm oyuncular hepcilleşiverir.
Kapıları açmak ve sisi içeriden kovmak mümkün değilse artık kış bastırabilir aniden. Tüm salona, tüm kalplere bastırıverir.
Dinleyiniz: Vast - Winter in my heart http://www.youtube.com/watch?v=KO9BMAbiOfc
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)